2 Kasım 2022 Çarşamba

PERMAKÜLTÜR

 

Doğal sistemlerin çeşitliliğine  istikrarına ve esnekliğine sahip olan, toprağın ve üzerinde yaşayan insanların gıda, enerji, barınak ve benzeri ihtiyaçlarının sürdürülebilir ve ahenkli bir şekilde karşılandığı bir tarımsal ve sosyal tasarım modelidir.

 Kavram 1978 yılında Avustralyalı bir araştırmacı, yazar, bilim adamı, öğretmen ve biyolog olan ve permakültürün babası olarak tanınan Bill Mollison tarafından Permanent (sürekli) ve agriculture (tarım) kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.

 Bu modele göre tarımsal üretim doğanın karşısında değil, onunla beraber hareket ederek gerçekleştirilmeli, üretim sistemleri sadece tek bir ürünün peşinden koşmak yerine birbirleri ile etkileşen çok sayıda ürünü aynı anda üretebilecek şekilde, doğadan ilham alınarak tasarlanmalıdır.

Tasarım yapılırken görsellik ve işlevler birbirleri ile uyum içinde tasarlanır ve unsurlar, aralarındaki ilişkilerin hem insana hem de doğaya maksimum faydayı yaratacağı şekilde yerleştirilir ve bir sinerji oluşturulmaya çalışılır.

Böylece insan emeği ve enerji girdisini en aza indirmek hedeflenir.

Permakültür tasarımları, bu ilişkileri ve unsurları hesaba katarak zamanla gelişir ve dışarıdan çok az müdahale gerektiren, az miktarda girdiyle yüksek yoğunlukta yiyecek üreten oldukça karmaşık sistemler haline gelebilirler.

Bill Mollison’a göre permakültürün üç temel etik ilkesi şöyledir:

1)   Yeryüzüne Özen Gösterme;  bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

2)   İnsanlara Özen Gösterme;  insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.

 3)   Nüfus ve Tüketime Sınır Getirme;  kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz.

Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.

 Permakültürün pratik uygulamaları sırasında su ihtiyacı yağmur suyu hasadıyla, yabancı otlarla mücadele malç uygulamalarıyla,

gübreleme ve toprak iyileştirme kompost yapımı ve baklagil ekimiyle gerçekleştirilir.

 Böylece toprak sağlığı üst düzeyde tutulur ve yüksek verimlilik sağlanır.

Bunun yanında birbirini dengeleyen çok çeşitli ürün ve tür bir arada yetiştirilir ve biyolojik çeşitliliğin yüksek olmasına özen gösterilir.

Hayvansal ve bitkisel üretim aynı anda gerçekleştirilir ve hem tek yıllık bitkiler, hem de ağaçlar aynı anda yetiştirilir.

 Yaban hayatının kendi kendine devam etmesi için dokunulmayan doğal bölgeler bırakılır ve biyolojik çeşitliliğin yüksek olması sağlanır.

Böylece zararlı böceklerle mücadele etmek için kimyasal ilaçlar kullanmak zorunda kalınmaz çünkü zararlıların doğal düşmanları da zararlılarla birlikte bu sistem içinde var olurlar.

Zararlı ot ve böceklerle mücadele için zaman harcanmaması nedeniyle de işçilik masrafları azalır.

Aslında görüleceği üzere bir permakültür uygulaması doğadaki karmaşık ilişkiler yumağını mümkün olduğunca fazla taklit etmeye çalışır.

 

NEGAWATT

 

Negawatt enerji veriamliliğinin artırılması ile tasarruf edilen enerji miktarını gösteren teorik bir güç birimidir.

Kavram ilk olarak 1989 yılında Rocky Mountain Enstitüsü’nde çalışan fizikçi ve çevreci Amory Lovins tarafından ortaya atıldı.

Lovins, Colorado Kamu Hizmetleri raporunda bir yazım hatasını (enerji miktarını ölçen megawatt yerine yanlışlıkla negawatt yazılmıştı) fark etti ve bu yazım hatasını verimlilik tedbirleri ile tasarruf edilen enerjiyi tanımlamak için kullandı.

 Lovins’in bu tanımına göre, enerji tasarrufu yapmak son kullanıcının tüketim seviyesini düşürmek anlamına gelmemeli çünkü son kullanıcı tüketimini buzdolabını kullanmak, televizyon izlemek, aydınlatılmış bir odada oturmak ve benzeri hizmetleri alarak yapıyor, doğrudan enerji tüketerek değil.

 Eğer siz aynı hizmeti ve ürünü daha az enerji ile üretebilirseniz son kullanıcının tüketimi düşmek zorunda olmadan enerji tasarrufu yapmak ve aslında çok büyük bir ekonomik fayda sağlamak mümkündür.

 Lovins’e göre enerji tasarrufu yapmak hem işletmeler için kârlı bir yatırım, hem de çevre için oldukça faydalı bir koruma yöntemidir.

 Hatta 1990 tarihli “Negawatt Devrimi” başlıklı makalesinde, enerji tasarrufunun aslında iklim değişikliği ile mücadelede neden en etkili yöntem olduğunu şu şekilde açıklıyor:

 “Rocky Mountain Institute tarafından yapılan bir araştırma, nükleer enerji için harcanan bir doların, aynı doların enerji verimliliğine harcanmasına göre ancak kömürlü bir elektrik santralinden üretilen karbondioksitin yedide birinden daha azını engelleyeceğini ortaya koydu.

 Yani, nükleer enerji için harcanan her bir dolar, enerji verimliliğine harcanması halinde ortaya çıkmayacak olan altı birim fazladan karbondioksit salımına neden olmakta.

 Rocky Mountain Enstitüsü analistleri küresel ısınmanın çoğunun, yılda yaklaşık 200 milyar dolarlık bir net kâr ile gelişmiş enerji tasarrufu teknikleri ile azaltılabileceğine inanıyor”

 Bunun yanında, Lovins’e göre enerji tasarrufu ile elde edilen negawatt’lar, tıpkı diğer megawattlar gibi bir negawatt piyasasında alınıp satılabilir hale getirilebilir.

 Buna göre, her tüketiciye en başta belli miktarda enerji kullanım hakkı verilebilir, tüketiciler de kullanmadıkları enerji miktarını başka kullanıcılara satabilirler.

  Tasarruf ettikleri enerjiden doğrudan para kazanacaklarını gören tüketiciler de böylece enerji verimliliği uygulamalarını kullanmaya teşvik edilmiş olurlar.

 Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2016 yılında yayınladığı Enerji Verimliliği Piyasası Raporu 2015 yılında enerji verimliliğine yapılan toplam yatırım miktarının bir önceki yıla göre %6 oranında arttığını söylüyor.

Rapora göre verimlilik yatırımları, 2015 yılında geleneksel enerji üretimine yapılan toplam yatırımın üçte ikisinden fazla.

 IEA, önümüzdeki yıllarda bu pazarın daha da büyüyeceğini öngörüyor.

 


NÜKLEER ENERJİ

 

Nükleer enerji, üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur.

 Bunlar füzyon (atomik parçacıkların birleşme reaksiyonu), fisyon (atom çekirdeğinin zorlanarak parçalanması) ve yarılanma (çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesi) olarak sıralanıyor.

 Nükleer enerjinin ve radyoaktivitenin tarihi 19. yüzyılın sonuna, Fransız fizikçi Henri Becquerel’in çalışmalarına dayanıyor.

 Albert Einstein 20. yüzyılın hemen başında kütle ve enerji arasındaki ilişki üzerine ünlü “e=mc2” teorisini açıklarken, bu teorinin ispatı 1934 yılında İtalyan fizikçi Enrico Fermi’nin nükleer fisyonu keşfiyle gerçekleşti.

 Sonraki 10 yıl içinde nükleer enerji alanındaki gelişmeler atom bombasının icadı ve II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Japonya’nın Hiroşima  ve Nagasaki kentleri üzerinde kullanılmasına yol açtı.

 Savaşın bitmesinden sonra nükleer enerjiden elektrik enerjisi üretimi üzerine araştırmalar hız kazandı.

 1990 yılları arasında nükleer enerji kullanımı hızla artarken, 1988 yılında Ukrayna’da yaşanan Çernobil faciası sonrası bir yavaşlama dönemine girildi.

 2000’li yıllarda düz bir çizgi izleyen nükleer enerjiden elektrik üretimi, 2011 yılında Japonya, Fukuşima’da gerçekleşen kazanın ardından önemli ölçüde düşerken, “nükleer rönesans” beklentileri en azından orta vadede gündemden çıktı.

 Nükleer enerji maliyetlerindeki artış ve projelerin inşa süreleri ile maliyet tahminlerindeki büyük sapmalar, bu projelerin ekonomik değerlerinin de sorgulanmasına yol açıyor.

 Örneğin Finlandiya’da 2005 yılında inşaatına başlanan Olkiluoto 3 Nükleer Santrali’nin açılış yılı 2009’dan 2018’e ertelendi.

 Nükleer enerji, 2014 yılında küresel birincil enerji talebinin %4,8’ini, elektrik enerjisi üretiminin ise %10,6’sını sağladı.

     Nükleer enerjiden elektrik üretiminde en yüksek pay, %33 ile ABD’ye ait.

ABD’yi Fransa izliyor.

Fukuşima’dan sonraki dönemde Almanya, Fransa, İsveç ve Japonya’da nükleer enerji kullanımın azaltılması ve/veya tamamen devreden çıkarılmasına dair politikalar benimsendi.

Uygulamada ise bugüne kadar karışık sonuçlar söz konusu.

 Günümüz itibariyle faaliyette olan nükleer enerji santrallerinin tümü nükleer fisyon reaksiyonuna dayanıyor.

  Çalışmalar, nükleer füzyon ile 3-4 kat daha fazla enerji üretme potansiyeli olduğunu gösteriyor.

 Bunun yanı sıra zincirleme reaksiyon etkisi ve yüksek radyoaktiviteye sahip atıkların olmaması sebebiyle nükleer füzyonun nükleer fisyona kıyasla daha güvenli ve çevresel açıdan daha temiz bir teknoloji olduğu savunuluyor.

Füzyon teknolojisinin ticari kullanıma uygun hale getirilmesi için bilimsel çalışmalar halen devam ediyor.

 Nükleer enerjinin Türkiye’deki hikayesi de, 1950’lerin ikinci yarısına kadar uzanıyor.

 1956 yılında Atom Enerjisi Komisyonu’nu kuran, 1957 yılında Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) üyesi olan Türkiye’de, neredeyse 60 yıllık bir sürecin farklı dönemlerinde gerçekleştirilen çeşitli ihaleler ve denemelere rağmen henüz bir nükleer santral faaliyette değil.

 Türkiye ve Rusya Federasyonu ile 2010 yılında imzalanan anlaşma ile Mersin Akkuyu’da 4800 MW kurulu gücüne sahip bir santralin yapılması kararlaştırıldı.

 İkinci nükleer santral projesi Japon Mitsubishi firması ve Fransız AREVA’nın başını çektiği bir konsorsiyum ile Sinop’ta planlanırken, üçüncü nükleer santral projesi için subasar ormanlarıyla bilinen  İğneada’nın adı geçiyor.

2019 yılında Akkuyu NGS’de test üretimi aşamasına geçilmesi, Sinop’ta inşaat çalışmalarının başlaması, üçüncü santral için ise sahanın belirlenmesi ile önfizibilite ve yatırım çalışmalarının başlatılması mevcut resmi hedefler kapsamında bulunuyor.

 Uluslararası Enerji Ajansı başta olmak üzere ana akım kurumlar, emisyon azaltımı hedeflerine erişilmesi için nükleer enerjinin, yenilenebilir enerji teknolojilerine eşlik edebileceğini savunuyor.

 Doğa koruma ve sürdürülebilirlik perspektifinden ise fosil yakıta dayalı tesislerin nükleer enerji santralleri ile ikamesi, bir çevresel problemin diğeriyle ikamesi olarak nitelendiriliyor.

 Nükleer hammaddenin çıkarılması, işlenmesi, atıkların bertarafı gibi süreçlerdeki sızıntı riski, radyoaktif atıkların nerede depolanacağı ve nasıl bertaraf edileceğine dair sürdürülebilir çözümlerin halen bulunamamış olması ve nükleer enerjinin fazlasıyla pahalı bir opsiyon olması nedenleriyle bu teknolojiyle aktarılacak milyarlarca doların enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji gibi daha sürdürülebilir enerji teknolojilerine aktarılması gerektiğinin altı çiziliyor.


 YENİLENEBİLİR ENERJİ

 

Yenilenebilir enerji genel anlamda sürekli devam eden doğal süreçlerdeki var olan enerji akışından elde edilen enerji olarak tanımlanabilir.

 Kilit nokta, enerjinin doğal süreçlerden kaynaklanması ve tüketildiği hızdan daha yüksek bir hızda yenilenmesidir.

Uluslararası Enerji Ajansı, yenilenebilir enerji kaynaklarını biyoenerji, güneş enerjisi, jeotermal enerji, hidrolik enerji, okyanus enerjisi ve rüzgar enerjisi olarak sıralıyor.

Bazı tanımlarda, yenilenebilir kaynaklardan sağlanan hidrojene de yenilenebilir enerji kaynakları arasında yer veriliyor.

 Yenilenebilir enerjinin sürdürülebilirlik konusundaki temel önemi, iklim değişikliğini yaratan ve Sanayi Devrimi’nden bu yana katlanarak artan fosil yakıt bağımlılığından tek kurtuluş yolu olması.

Atmosferdeki seragazı emisyonlarını güvenli seviyede tutmak için, karbon temelli enerji üretim sistemlerinden hızlı bir şekilde yenilenebilir enerji teknolojilerine geçmek gerekiyor.

REN 21’in (Uluslararası Yenilenebilir Politika Ağı) hesaplamalarına göre 2014 yılında küresel nihai enerji tüketiminin %19,2’si yenilenebilir kaynaklardan karşılandı.

Yenilenebilir kaynaklarla üretilen enerjinin %54’ü güneş, rüzgar, hidroelektrik gibi modern yenilenebilir teknolojilerden, %46’sı ise geleneksel biyokütleden (ısınma veya yemek pişirme için odun yakılması vb.) sağlandı.

 Elektrik sektörü yenilenebilir enerji kaynaklarının  en kuvvetli olduğu sektör olarak öne çıkıyor.

  2015 yılında küresel ölçekte elektrik enerjisi üretiminin %23,7’si yenilenebilir kaynaklardan elde edildi.

Yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminde hidroelektriğin payı %70, rüzgarın payı %16, biyoenerjinin payı %8, güneş enerjisinin payı ise %5 oldu.

Elektrik üretiminin %75’inden fazlası yenilenebilir olmayan kaynaklardan karşılanıyor olsa da, yenilenebilir kaynakların payında hızlı bir artış göze çarpıyor.

 2015 yılında küresel elektrik üretimi kurulu gücündeki artışın %60’ı yenilenebilir enerjiye dayalı olarak gerçekleşti.

Önümüzdeki dönemde rüzgar ve güneşin payında kayda değer artışlar bekleniyor.

  Bloomberg New Energy Finance, 2016 - 2040 döneminde güneş ve rüzgarın küresel elektrik tüketimindeki payının mevcut seviyesi olan %5’ten %30’a çıkmasını, yenilenebilir kaynakların Avrupa’daki payının ise  %70 seviyelerine ulaşacağını öngörüyor.

 2015 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarının payı ısıtma sektöründe %25, ulaşım sektöründe ise %4 oldu.

 Gelişmekte olan ülkelerde ısıtma sektöründe yenilenebilir enerji kullanımının üçte ikisinden fazlasını geleneksel biyokütle kullanımı meydana getiriyor.

Modern biyokütle ve güneş enerjisi ile ısı üretimi toplam talebin %8’ini karşılıyor.

 2014 yılı verilerine göre, Türkiye’deki nihai birincil enerji tüketiminin  %9,5’i yenilenebilir kaynaklardan karşılandı.

Modern yenilenebilir teknolojilerin toplam yenilenebilir enerji üretimindeki payı ise %72 seviyesinde gerçekleşti.

 Türkiye’de 2015 yılında elektrik üretiminin %31,5’i yenilenebilir kaynaklardan sağlandı.

 Yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminde aslan payı %83 ile hidroelektriğe ait.

Rüzgar enerjisinden elektrik üretimi son 10 yıl içerisinde önemli bir artış gösterdi, toplam elektrik üretimindeki payı 1000’de 1’den %4,4’e yükseldi.

 Güneş enerjisi potansiyeli açısından Avrupa’da ikinci sırada yer alan ülkemizde elektrik üretimi için güneş enerjisi santralleri ise yeni yeni devreye giriyor.

  Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye dair resmi hedefi, 2023 yılında yenilenebilir enerjinin elektrik üretimindeki payının %30 düzeyinde seyretmesi.

Analizler, rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına öncelik verilmesi halinde,bu oranın uluslararası trendlere paralel olarak %50 civarına çıkabileceğini gösteriyor.

 

BİYOENERJİ

 

Biyoenerji en genel anlamda biyolojik kaynaklı maddelerden elde edilebilen yenilenebilir enerji olarak tanımlanır.

  Mısır, şeker kamışı ya da şeker pancarı gibi enerji bitkileri, odun, odun atıkları, hayvansal ve tarımsal atıklar, kentsel katı atıklar ve diğer atık yığınlarındaki organik öğeler biyokütle olarak adlandırılır.

Biyokütleden doğrudan elektrik, ısı üretimi ya da dolaylı olarak sıvı, katı veya gaz formunda yakıtların üretilmesi için yararlanılır.

Kentsel atıklardan elektrik üreten tesisler, biyodizel ve etanol üretimi, ahşap peletlerle elektrik üretimi yaygın olarak kullanılan biyoenerji teknolojileri arasında yer alır.

 Bugün biyoenerji, küresel birincil enerji tüketiminin %14’ünü karşılıyor.

 Biyoenerji üretiminin %64’ü odun sobaları gibi geleneksel yöntemlere dayanıyor.

 Isınma ve yemek pişirme için odun, odun kömürü, tarımsal ve hayvansal atıkların kullanımı, geleneksel biyokütle kullanımının en yaygın örnekleridir.

Biyoenerji tüketiminin %36’lık kısmı ise elektrik üretimi, ulaşım ve ısı üretimi sektörlerindeki modern kullanımlardan kaynaklanıyor.

 Geleneksel biyoyakıt kullanımında ortalama %10-20 civarında verim elde edilirken, modern biyoenerji teknolojilerinin sağladığı ortalama verim %58 olarak gerçekleşiyor.

 Küresel ölçekte konutlarda ısıtmanın neredeyse %30’u biyoenerji kullanımı ile karşılanıyor.

 Elektrik üretimi ve ulaşım sektörlerinde biyoenerjinin payı ise sırasıyla %2 ve %2,8.4.

Özellikle modern biyoenerji teknolojileri, iklim değişikliğine neden olan seragazlarının azaltılmasına yönelik teknoloji seçenekleri arasında yer alıyor.

Uluslararası Enerji Ajansı, iklim değişikliğiyle mücadele ve mitigasyon hedeflerine ulaşılabilmesi için biyoenerji kullanımının önümüzdeki 25 yıl içinde %70 oranında artması, geleneksel biyoenerji kullanımlarının da yerini tamamen modern teknolojilere bırakması gerektiğini ortaya koyuyor.

 Biyoenerji, istihdam yaratma potansiyeliyle de öne çıkıyor.

 Biyokütle, biyogaz ve biyoyakıtların kullanılması, dünya üzerinde 3 milyondan fazla kişiye iş imkanı sağlıyor.

 Biyoenerjinin sürdürülebilirliğinin sağlanması, bu faydaların hayata geçirilmesi için kritik öneme sahip.

 Başta arazi kullanımı ve gıda güvenliği üzerindeki baskılar olmak üzere, biyoenerji üretiminin olası çevresel ve sosyal etkilerinin iyi yönetilmesi şart.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), biyokütle temini kaynaklı arazi kullanımında değişim ve kötü orman yönetimi uygulamalarının biyoenerji kullanımı sonucunda elde edilecek seragazı azaltımına denk olacak oranda yutak alan kaybına neden olabileceği uyarısında bulunuyor.

 Arazi yönetimi konusunda etkin yönetişim ve izleme mekanizmaları tesis edilmediği takdirde, biyoenerjide hızlı bir büyümenin gıda üretimi ve güvenliğini olumsuz etkileyecek bir tarım arazisi rekabetine neden olabileceğinin, gıda ve su kaynakları ile biyoçeşitliliğe ilişkin ihtilaflara yol açabileceğinin altını çizmek gerekiyor.

İkinci ve üçüncü nesil olarak da adlandırılan gelişmiş biyoyakıtlar, gıda üretimi ile rekabete girmeyip çevresel sürdürülebilirliği tehdit etmeden biyoenerji üretiminin kayda değer seviyelerde artması için anahtar işlevi görebilir.

 Özellikle havacılık gibi fosil yakıtların yenilenebilir enerji ile ikamesinin en zor olduğu alanlarda, tarım ve ormancılık faaliyetleri ile katı atık tesislerinden temin edilen atıkların lignoselülozik parçalarından  ve alglerden sağlanan gelişmiş biyoyakıtların, alternatif sunması bekleniyor.

 United Airlines, 2016 yılı içinde ticari uçuşlarında biyoyakıt kullanımına başladı.

 Bununla beraber, gelişmiş biyoyakıtlarda deneysel aşamadan ticari aşamaya geçiş sürecinin umulandan daha yavaş ilerlediğini belirtmek gerekiyor.

 

 JEOTERMAL ENERJİ

 

Jeotermal enerji en temel anlamıyla yerkürenin iç ısısının enerji üretimi için kullanılmasını ifade eder.

 Yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş olan ısı, sıcak su, buhar ve çeşitli gazlarla yeryüzüne doğru taşınarak jeotermal kaynakları oluşturur.

Bu kaynaklardan elektrik enerjisi üretimi, merkezi ısıtma ve soğutma,sera ısıtmaları, endüstride proses ısısı temini gibi amaçlarla yararlanılıyor.

 Kaplıcalar ve termal turizm tesisleri, gıda kurutma ve kültür balıkçılığı da jeotermal kaynakların kullanım alanları arasında yer alıyor.

 Jeotermal enerjinin kullanımı, sıcak su kaynaklarının yıkanmak için kullanıldığı antik çağlara kadar uzanıyor.

Jeotermal enerji ile bölgesel ısıtma sistemlerinin 14. Yüzyılda Fransa’da kullanıldığı, jeotermal kaynaklardan elektrik üretimi amaçlı ilk santralin ise 20. yüzyılın başında İtalya’da faaliyete geçtiği belirtiliyor.

 Türkiye’nin ilk jeotermal sondaj kuyusu 1960’ların başında açılırken merkezi ısıtma amaçlı sistemler ve jeotermal elektrik üretimi santrallerinin kuruluşu 1980’li yıllara rastlıyor.

 Ülkemizde bölgesel ısınma, sıcak su temini, seraların ısıtılması, endüstriyel süreçler ve elektrik üretimi gibi amaçlarla jeotermal kaynaklardan yararlanılıyor.

Verilere göre jeotermal kaynaklı merkezi ısıtma ile 115 bin konut eşdeğeri ısı enerjisi üretiliyor, 3930 dönüm sera sahasının ısıtması  jeotermal kaynaklardan gerçekleştiriliyor.

3 2015 yılında jeotermal enerjinin elektrik üretimindeki payı %1,3 düzeyindedir.

 Isı üretiminin katkısıyla jeotermal enerji, toplam birincil enerji arzının ise %3,7’sini karşılıyor, hidroelektrikten sonra birincil enerjide en yüksek paya sahip olan yenilenebilir enerji kaynağı olarak göze çarpıyor.

 Jeotermal, yerli kaynaklara dayalı birincil enerji üretiminin ise %15’ini gerçekleştiriyor.

 2008 yılında 29,8 MW olan jeotermal enerjiden elektrik üretimi kurulu gücü 2016 yılının Ağustos ayı itibariyle 712 MW seviyesine ulaşırken, Uluslararası Enerji Ajansı Türkiye’de jeotermal kaynaklardan ısı üretme potansiyelinin önemli bir bölümünün geliştirilmeyi beklediğini ortaya koyuyor.

Enerji Bakanlığı’nın belirlediği hedeflere göre Türkiye’de jeotermal kaynaklardan elektrik üretimi kurulu gücünün 2019 yılında 700, 2023 yılında ise 1000 MW’a ulaşması amaçlanıyor.

  Jeotermal kaynakların elektrik ve ısı üretiminde kullanımının artışı, 10. Kalkınma Planı altındaki politika öncelikleri arasında yer alıyor.

Türkiye, elektrik enerjisi üretimi amaçlı jeotermal kurulu gücü listesinde dünyada ilk 10’da yer alıyor.

 2015 yılında tüm dünyadaki yeni jeotermal kurulu gücünün %50’sinin inşa edildiği Türkiye’nin listede giderek yükseldiğinin altını çizmek gerekiyor.

Jeotermal kaynaklardan elektrik üretimine mevsimsel ya da günlük değişkenlik göstermemesi, baz yük özellikleri taşıması ve hem dağıtık hem de merkezi sistemlerle uyumlu olması nedeniyle önem veriliyor.

Bilimsel araştırmalar, jeotermal kaynakların elektrik üretiminin yaşam döngüsü emisyonları açısından güneş enerjisi ile benzer seviyede olduğunu ortaya koyuyor.

Jeotermal enerji doğalgazın onda biri, kömürün ise yirmide biri oranında seragazı emisyonuna neden oluyor.

 Dolayısıyla iklim değişikliğiyle mücadele hedefleri altında jeotermal enerjiye de önemli bir rol biçiliyor.

Bununla beraber, jeotermal enerjinin, küresel ölçekte enerji sisteminin karbondan arındırılması hedefine ulaşılması için başat bir rol oynaması beklenmiyor.

UEA’nın iklim değişikliği hedeflerine ulaşılmasını öngören ”450 Senaryosu”na göre, elektrik üretiminde jeotermalin payının 1000’de 3’ten 2040 yılında %1,6 düzeyine çıkması gerekiyor.

 Yine de, jeotermal enerji, bu kaynağa sahip ülkeler için çok büyük fırsatlar sunabiliyor.

Toplam jeotermal kurulu gücünde ise ABD’nin ardından ikinci sırada yer alan Filipinler, 2013 yılı verilerine göre elektrik üretiminin %13’ünü jeotermal enerjiden karşılıyor.

 İzlanda ise elektrik ihtiyacının %25’ini, binalarda ısınma ve sıcak su ihtiyacının ise %87’sini jeotermal kaynaklardan elde ediyor. 

 HİDROELEKTRİK ENERJİSİ

 

Hidroelektrik aralarında yükseklik farkı bulunan iki nokta arasında suyun yukarıdan aşağıya olan hareketinde ortaya çıkan enerjinin elektrik üretimi için kullanılması sürecini tarif eder.

 Hidroelektrik enerji üreten santraller (HES) suyu depolayan barajlı santraller ve suyun kinetik enerjisini kullanan nehir tipi santraller olarak ikiye ayrılır.

Suyun enerji kaynağı olarak kullanılması M.Ö. 3. yüzyılda, Çin’deki Han Hanedanlığı’na kadar uzanıyor.

1878 yılında İngiltere’de hayata geçirilen dünyadaki ilk hidroelektrik enerji projesi, tek bir ampule ışık veriyordu.

Birden fazla müşteriye elektrik sağlayan ilk HES ise 1882 yılında ABD’de devreye girdi.

Hidroelektrik enerjisi bugün itibariyle, küresel birincil enerji talebinin %3,9’unu, elektrik üretiminin ise %16,6’sını karşılıyor.

Toplam yenilenebilir enerji üretiminin %70’i hidroelektrik santrallere dayalı.

Hidroelektrik enerjinin Türkiye’deki geçmişi de 20. Yüzyıl başlarına denk geliyor.

Türkiye’de ilk elektrik enerjisi üretimi, 1902 yılında Tarsus’ta bir su değirmenine bağlanan 2 KW gücündeki bir dinamodan sağlandı.

1953 yılında DSİ’nin kurulması ile hidroelektrik santralleri elektrik ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılamaya başladı.

 1955 yılında elektrik üretiminin %6’sını oluşturan HES’lerin payı sadece 5 yıl sonra, 1960 yılına gelindiğinde %35’e çıkmıştı.

Bugün itibariyle toplam kurulu gücün %34’ünü meydana getiren HES’lerin 2015 yılındaki elektrik üretimindeki payı %26,8 düzeyinde idi.

Resmi hedefler kapsamında HES kurulu gücünün mevcut seviyesi olan 26 GW’tan 2019 yılında 32, 2023 yılında ise 36 GW seviyesine çıkması öngörülüyor.

 Temelde yenilenebilir bir kaynak olan sudan elektrik üreten hidroelektrik santraller, iklim değişikliğiyle mücadele ve enerji kaynaklı emisyonların azaltılması için ortaya konan seçenekler arasında yer alıyor.

Hidroelektrik enerji, yağış ve akış parametrelerine bağlı olarak mevsimsel ya da yıllar arasında farklılıklar gösteriyor olsa da, gerek mikro gerekse makro düzeyde göreceli olarak düzenli ve tahmin edilebilir elektrik üretimine imkan veriyor.

Hidroelektrik, güneş ve rüzgar santralleri gibi kesintili ve değişken üretime sahip tesislerin sistemdeki paylarının artması halinde iletim ve dağıtım sisteminde oluşabilecek dengesizlikleri yönetme imkanı sunuyor.

 Hidroelektriğin güneş ve rüzgar ile birlikte kullanıldığı pompaj depolamalı HES tesisleri, bu faydanın yaratılması için önemli birer fırsat sunuyor.

 Küresel ölçekte hidroelektrikten yıllık elektrik üretimi için teknik potansiyelin mevcut kurulu gücün elektrik üretim potansiyelinin dört katı olduğu belirtiliyor.

  Teknolojik açıdan da olgunluk döneminde olan HES’lerden elektrik üretim maliyetleri fosil yakıtlarla rekabet edebilir düzeylerde.

Uluslararası Enerji Ajansı, fosil yakıt kaynaklı elektrik üretiminin 2°C hedefiyle paralel bir seviyeye çekilmesi için hidroelektrik üretiminin önümüzdeki 25 yıl içinde %80 oranında artırılması gerektiğini belirtiyor.

Ancak hidroelektrik santrallerin inşaat ve işletme süreçleri, doğaya ve insanlara yönelik çok büyük ve geri dönüşü mümkün olmayan etkilere neden olabiliyor.

 Hidroelektrik yatırımlarının çevresel ve sosyoekonomik etkilerinin boyutu, enerji üretimi faydasının üzerine çıktığında ise sürdürülebilirlikten söz etmek mümkün olmuyor.

Diğer bir deyişle, “yenilenebilir” her zaman “sürdürülebilir” değil.

 Sürdürülebilir hidroelektrik enerji üretim sürecinde dengeli bir planlama, sosyal ve çevresel etkilerin bertarafı için en üst düzeyde önlemlerin alınması öneriliyor.

 

 

RÜZGAR ENERJİSİ

 

Rüzgar enerjisi rüzgarı oluşturan hava aakımının sahip olduğu hareket enerjisi olarak tanımlanır.

 Rüzgar enerjisinin kaynağında güneş enerjisi yatıyor.

Güneşin, yer yüzeyini ve atmosferi homojen ısıtmamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan sıcaklık ve basınç farkından dolayı, rüzgar adı verilen hava akımları oluşur.

Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi ve topografik yapı gibi unsurlar da rüzgarları şekillendirir.

Ortaya çıkan rüzgar enerjisi mekanik enerjiye (yelkenli gemiler, yel değirmenleri) veya elektrik enerjisine dönüştürülebilir.

 Rüzgar enerjisinin mekanik enerjiye dönüştürülerek kullanımının insanlığın denizcilik faaliyetleriyle yaşıt olduğu, denizde yol almak için yelken kullanımının 5500 yıl öncesine dayandığı söylenebilir.

 Yel değirmenlerinin geçmişi ise M.S. 1. yüzyıla kadar uzanıyor.

 Elektrik üretmek için rüzgar enerjisinden yararlanan ilk değirmen, 1887 yılında İskoçya’da inşa edildi.

 1973’teki petrol krizi sonrasında enerjide dışa bağımlılığı azaltmak amacıyla Danimarka’nın başını çektiği gelişmeler sonucunda rüzgar enerjisinden elektrik üretimi bugün ana akım teknolojiler arasına girmeyi başardı.

Danimarka, 2015 yılı itibariyle elektrik enerjisi ihtiyacının %42’sini rüzgar enerjisinden karşılıyor.

 Küresel ölçekte ise rüzgar enerjisinin toplam elektrik üretimindeki payı %3,8 civarında.

Rüzgar enerjisi kullanımında özellikle son 10 yılda hızlı bir artış söz konusu.

 2006 - 2015 yılları arasında küresel ölçekte rüzgar enerjisi kurulu gücü yaklaşık 5 kat artarak 74 GW’tan 433 GW’a ulaştı.

 Sadece 2015 yılındaki kapasite artışı 63 GW oldu.

 Rüzgar enerjisi, 2015 yılında gerçekleştirilen yeni elektrik üretim kapasitesi ilavesinde Avrupa ve ABD’de birinci, Çin’de ise ikinci sırada yer aldı.

 Aynı yıl içinde rüzgar enerjisine yapılan yatırım 109 milyar ABD Doları’nı bulurken, söz konusu yatırımların %60’ından fazlası gelişmekte olan ekonomilerde gerçekleştirildi.

Bu hızlı gelişimin ana nedeni, maliyetlerdeki düşüş olarak kabul ediliyor.

 Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, 2008-2015 yılları arasında rüzgar enerjisi maliyetleri üçte bir oranında azaldı.

 Yine BNEF’nin analizine göre 2040 yılına kadar maliyetlerde %41 oranında ek düşüş öngörülüyor.

 Bunun sonucunda rüzgar enerjisi, güneş enerjisiyle beraber, 2020’li yıllardan itibaren pek çok ülkede en düşük maliyetli elektrik üretim teknolojisi haline gelebilir.

 Analizlere göre önümüzdeki 25 yıl içindeki yeni elektrik enerjisi kurulu gücünün %21’i rüzgar enerjisine dayalı olacak.

 Türkiye’de rüzgar enerjisinin birincil enerjideki payı, 2014 verilerine göre 1000’de 6 civarında.

 Elektrik üretiminde rüzgarın payı ise son 10 yılda sıfırdan %4,5’a kadar yükseldi.

2006 yılında 51 MW olan rüzgar enerjisi kurulu gücü 2015 yılı sonunda  4718 MW’a yükselirken, bu dönemdeki yeni kurulu güç inşasının %12’si rüzgar enerjisi alanında gerçekleşti.

5 2015 yılındaki yeni rüzgar enerjisi kurulu gücü ilavesi açısından Türkiye dünya sıralamasında ilk onda yer alıyor.

 Elektrik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi’nde,Türkiye’de rüzgar enerjisi kurulu gücünün 2023 yılında 20.000 MW’a ulaşması hedefleniyor.

  Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e sunduğu iklim değişikliği katkı beyanında ise 2030 yılında rüzgar enerjisi kurulu gücünün 16.000 MW’a yükseleceği belirtiliyor.

 Hedeflerdeki çelişki düşündürücü olsa da, düşen maliyetler ve gelişen rüzgar enerjisi teknolojisinin etkisiyle rüzgar enerjisinin elektrik üretimindeki payının artması bekleniyor.

 WWF-Türkiye ve Bloomberg New Energy Finance’in yaptığı bir çalışma, yenilenebilir enerji ağırlıklı politikaların hayata geçirilmesi halinde 2030 yılında rüzgar enerjisinin elektrik üretimindeki payının herhangi bir ek maliyete neden olmadan %17 seviyelerine çıkabileceğini gösteriyor.

  Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği tarafından 2016 yılı sonunda yayımlanan bir analiz ise, her yıl 1000 MW rüzgar enerjisi kurulu gücünün devreye girmesi ile 2035’te 25.000 MW kurulu güce ulaşılabileceğini, bu yatırımların elektrik enerjisi fiyatlarında sağlayacağı düşüş sonucunda tüketiciye yansıyacak net faydanın 30,7 ila 60 milyar ABD Doları arasında olabileceğini ortaya koyuyor.

 

  YAVAŞ ŞEHİRLER   Cittaslow hareketi 1999 yılında İtalya’nın Toskana bölgesindeki Greve in Chianti’nin eski belediye başkanı Paolo Satu...